FENMATBiLiM
Eğitim Sitesidir.

5.sınıf konu anlatımı

Dünya' nın Şekli Ve Boyutları
 
Dünya' nın şekli tam bir küre olmayıp kutuplardan biraz basık, Ekvator bölgesinde ise daha şişkin küreye yakın bir şekildir. Dünya’ nın bu özel şekline GEOİD denir.
 
 
DÜNYA'NIN ŞEKLİNİN  SONUÇLARI
 
1. Ekvator’dan kutuplara gidildikçe yerçekimi artar.
2. Güneş ışınlarının düşme açısı kutuplara gidildikçe daralır.
 
3. Paralellerin boyları kutuplara gidildikçe küçülür.
 
4. Meridyenlerin arası kutuplara gidildikçe daralır.
 
5. Yeryüzünden yükseldikçe görülen alan genişler.
 
6. Dünya’ nın dönüş hızı Ekvator’dan kutuplara doğru gidildikçe azalır. (Ekvator'da 1670 km/saat Kutuplarda O km/saat)
 
7. Kuzey kutbundan güneye gidildikçe Kutup Yıldızının görünüm açısı küçülür.
 
8. Doğuya gidildikçe Güneş daha erken batar.
 
9. Dünya’nın bir yarısında gece diğer yarısında gündüz yaşanır.
 
10. Ay tutulmasında Dünya’nın gölgesi Ay üzerine daire biçiminde düşer.
 
11. Ekvator'dan kutuplara doğru sıcaklık azalır.
 
12. Ekvator çemberi, meridyenlerden ve paralellerden daha uzun olur.
 
 
DÜNYANIN  GEOİT ŞEKLİNE BAĞLI SONUÇLAR:
 
Dünya'nın  geoid şekli nedeniyle, yerçekimi Ekvator'dan kutuplara  doğru artar
Dünya, geoid değil de küre şeklinde olsaydı, yerçekimi Dünya'nın  her yerinde aynı olurdu.
Dünya'nın geoid şekli nedeniyle Ekvator diğer paralellerden ve meridyenlerden daha uzundur. Dünya küre şeklinde olsaydı, Ekvator  çevresi (kutupları çevreleyen iki meridyenin uzunluğu) birbirine eşit olurdu.
 
Ekvator çevresi =40.077 km
 
Kutuplar çevresi=40.009 km

 

DÜNYA’NIN UYDUSU AY’IN DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Yaşam için gerekli olan iklim koşullarının korunmasına yardımcı olur.
Dünya’nın çekirdeğindeki sıvı halin korunmasına yardımcı olur.
Dünya’nın manyetik akışını sabit tutar.
Yeryüzünü kozmik radyasyondan çıkarır.


AY OLMASAYDI NELER OLURDU?


Günler 24 saat değil 18 saat olacaktı.
Dünya’nın kendi etrafındaki dönüş süresi 10 saat olacaktı.
Fırtınalar ve kasırgalar artardı.
Gel git olaylar p oranında azalırdı.
Canlılar gelişmezdi ve mevsimler olmazdı.
Dünya bitkilerden ibaret boş bir gezegen olurdu.
Dünyamız göktaşları tarafından yok olabilirdi.
Dünyamız çok hızlı dönme yelemi yapacak ve zamanla atmosferden dışarı çıkacaktı.
Ay’dan kaynaklanan Dünyamızın küçük salınım hareketleri, Ay olmasa ortadan kalkacaktı.

Güneş, Dünya ve Ay

Güneş, Dünya ve Ay

Bulutsuz bir günde gökyüzüne baktığımızda Güneş’i, gece ise Ay ve yıldızları görürüz. Güneş, Dünya, Ay ve bütün yıldızlar uzay adı verilen sonsuz bir boşluk içinde bulunmaktadır. Günümüzde Güneş, Dünya ve Ay’ın küreye benzediğini biliyoruz.

Geçmişte insanlar Güneş, Dünya ve Ay’ın şekilleri hakkında değişik görüşler ortaya atmışlardır. Anaximenes’e göre (M.Ö. 585-525) Dünya düz bir tepsi gibi olup hava içinde yüzer, Güneş ise ince bir yaprak gibi gökyüzünde hareket edermiş. Mısırlı bilim adamları da Dünya’nın tepsi biçiminde olduğunu, ortasında verimli bir çukurluk çevresinde yüksek dağlar olduğunu ve bu tepsinin suda yüzdüğünü ortaya aymışlar.

Yukarıdaki düşüncelerden de anlaşıldığı üzere insanlar meraklarını gidermek amacıyla sürekli araştırmalar yapmışlardır. Bilim insanları, uzay ve gök cisimlerinin gizemini çözmek amacıyla gözlem evleri kurmuş, teleskopu icat etmişlerdir. Teleskop, gök cisimlerini gözlemek amacıyla kullanılıp Güneş, Dünya ve Ay’ın bilinmeyen birçok yönünü çözmemizi sağlamıştır.

• GÜNEŞ: Çok sıcaktır ve yanmakta olan gazlardan oluşan ateşten bir topa benzer. Çok güçlü bir ısı ve ışık kaynağıdır. Güneşin güçlü ışığı gözlerimiz için çok zararlıdır. Bu nedenle hiçbir zaman güneşe çıplak gözle, özellikle de teleskop ve dürbün ile bakılmamalıdır.

• DÜNYA: Güneşin çevresinde dolanan bir gezegendir. Dünyanın katmanlardan oluşan bir küreye benzediğini dördüncü sınıfta öğrenmiştik.

• AY: Küre biçiminde bir gök cismidir. Ay’dan gelen ışığın kaynağı Güneş’tir. Ay’ın kendi ışığı yoktur. Bu nedenle dürbün ve teleskopla bakılabilir.

Yapılan gözlemlere göre, Ay’ın çapını 1 birim olarak kabul edersek Dünya’nın çapı 4 birim, Güneş’in çapı ise 400 birimdir. Diğer bir ifade ile Güneş’in çapı: Dünya’nın çapının 100, Ay’ın çapının ise 400 katıdır.

Ay, Dünya’dan yaklaşık 348 bin km uzaklıkta, Dünya’ya en yakın gök cismidir. Güneş ise çok uzaktadır. Güneş, Dünya’ya Ay’dan 400 kez daha uzaktadır. Güneş, Ay’dan çok büyük olmasına rağmen, Dünya’ya olan uzaklıklarının farklı olması nedeniyle aynı büyüklükteymiş gibi görünür. Camdan dışarı baktığınızda uzaktaki bir arabayı, yakındaki bir arabadan daha küçük görürsünüz. Çünkü cisimler uzaklaştıkça gerçek boyutlarından daha küçük görünürler. Aslında gerçekte aralarında bu kadar büyüklük farkı yoktur. Siz de benzer örnekler verebilir misiniz?


Gece ve Gündüz Nasıl Oluşur?

Çok eskiden insanlar gökyüzündeki Güneş ve Ay’ın, Dünyanın çevresinde döndüğüne inanılırdı. Günümüzde ise Dünya’nın, Güneş’in etrafında döndüğünü biliyoruz. Dünya aynı zamanda sürekli olarak kendi etrafında da dönmektedir.



Bir el feneri Güneş olarak düşünülürse, önüne konulan topun bir tarafı aydınlanırken, diğer tarafı karanlık kalır.

Bu durumda sizce gündüz nasıl geceye, gece nasıl gündüze dönüşür?

Dünya’mızın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüz oluşur.




 


Konuşmalarımızda “Güneş doğdu.” , “Güneş battı.” sözlerini sıkça kullanırız. Bu sözlerden ne anlıyorsunuz?

• Dünya’nın, kendi etrafındaki dönüş hareketinin yönü batıdan doğuya doğrudur.
• Dünya’nın kendi etrafındaki bir tam dönüşünü tamamladığı süreye bir gün adı verilir.
• Bir günlük süre içinde bir kez gündüz, bir kez gece olur.
• Dünya’nın ışık alan bölümlerinde gündüz, ışık almayan bölümlerinde ise gece yaşanır.
• Gece ve gündüzden oluşan bir günlük süre, Dünya’nın kendi etrafındaki bir tam dönüş hareketinin tamamlandığı doğa olayıdır.
• Saat ise insanların, Dünya’nın bu hareketini tamamladığı bir günlük süreyi, 24 zaman dilimine ayırmasıyla oluşturduğu bir zaman süresidir.
• İnsanlar bir günlük süreyi 24 saat kabul etmişlerdir.

Tarih boyunca insanlar, zamanı gittikçe daha küçük parçalara bölüp ölçmüşlerdir. Zamanı günlere bölmek tarlalarda çalışanlar ve avcılar için önemliydi. Sonraları, fabrikada çalışanlar için ücretlerini belirlemede saatler ön plana çıkmıştır. Günümüzde ise bilim adamları, dakika, saniye ve daha küçük zaman dilimleri kullanmaktadır. Tüm bu ölçüler, dönemin şartlarına göre değişim göstermektedir. Saat, dakika, saniye ve diğer ölçüler, insanlar tarafından şartlara göre belirlenmiştir
 

 

 

 




Güneş mi Yoksa Dünya mı Hareket Ediyor?

Hepiniz çeşitli taşıtlarla yolculuk etmişsinizdir. Hızlı hareket eden bir otomobilde ya da trende yolculuk yaparken yol kenarındaki ağaçlar ve telefon direkleri, hızla hareke ediyorlarmış gibi görünür. Oysa siz hareketli, ağaçlar ve direkler ise hareketsizdir.

Dünya dönmekte ve Güneş’in etrafında dolanmaktadır. Buna rağmen biz, bunu hissetmez; yeryüzü sabit, Güneş’i hareketliymiş gibi hissederiz.

Artık biliyoruz ki hareket eden Güneş değil, Dünya’dır. Güneş’i hareketliymiş gibi hissetmemizin nedeni ise Dünya’nın kendi etrafında dönmesidir.

Dünya’mızın hareketlerini bir topacın dönüşüne benzetebiliriz. Topaç kendi ucunda dönerken zemin üzerinde de daireye benzer bir yol üzerinde dolanır.
Dünya’mızın Güneş etrafındaki hareketi de, topacın dönerken yerdeki dolanımına benzer. Dünya kendi çevresinde dönerken bir yandan da Güneş’in çevresinde dolanır.
Dünya bu dolanımını ne kadar sürede tamamlar?



Aşağıdaki resimde Dünya’nın Güneş’in çevresindeki dolanımını görüyorsunuz.
 

 




• Dünya, kendi etrafında dönerken aynı zamanda güneşin çevresinde de dolanır.
• Bu dolanımı hayali bir çizgi üzerinde gerçekleştirir.
• Dünya’nın Güneş etrafındaki dolanımına dönme ya da devir adı verilir.
• Dünya, Güneş etrafındaki bir tam dolanımını 365 günde tamamlar.
• Bu süreye 1 yıl adı verilir.

Gün ve yıl, Dünya’nın hareketleri sonucu oluşan zaman dilimleridir. Dünya’nın Güneş etrafındaki bir tam dönüşünü tamamlamasıyla oluşan bir yıllık süre, insanlar tarafından ay ve hafta gibi zaman dilimlerine ayrılmıştır.


AY’IN HAREKETLERİ

Ay’ın Dünya ve Güneş’ten çok küçük olduğunu, Dünya’dan bakıldığında yaklaşık olarak Güneş’le aynı büyüklükte göründüğünü öğrendik. Çünkü Ay, Dünya’ya en yakın gök cismidir. Bu yüzden diğer gök cisimlerinden büyükmüş gibi gözükür.

Bulutsuz gecelerde Ay’ı değişik şekillerde görebiliriz. Ay’ı görebildiğimize göre Ay’dan gözümüze ışık gelmektedir. Oysa Ay bir ışık kaynağı değildir. Size göre Ay’dan gelen ışığın kaynağı nedir?

Dünya’mız gibi Ay’ın da hareketleri vardır.

1. Kendi etrafında döner.

2. Dünya’nın etrafında dolanır.

3. Dünya ile birlikte Güneşin etrafında dolanır.



 

 

 

 

 

Alican Gözlem Yapıyor…

Meraklı Alican Ay’ın evrelerini merak etmiş. Her akşam oturup teleskopuyla Ay’ı gözlemlemiş.

Günler birbirini takip etmiş. Ay’ı hep farklı şekillerde gözlemlediği için Ay’ın farklı evrelerinin olduğunu anlamış.

Ama bu gözleminde bir şey dikkatini çekmiş. Her gece ayın hep gülen yüzünü görüyormuş. Bir gün bile Ay’ın arka tarafını görememiş. Bunun nedenini araştırmaya karar vermiş.
 

 

 

 

 


Ay da Dünya gibi kendi etrafında döner. Ay’ın kendi etrafındaki bir tur dönme süresi ile Dünya etrafındaki bir tur dolanma süresi birbirine eşittir. Bu süre 28 gündür. Bu zamanların eşit olması nedeniyle Ay’ın hep aynı yüzü görülür. Arka yüzü hiçbir zaman görünmez. İki arkadaş yüz yüze durduğunuzu düşünün. Arkadaşınız kendi etrafında dönerken aynı zamanda sizin etrafınızda dolansın. Çevrenizde dolanıp bir tur attığında yüzünün yine size dönük olması bu durum ile aynıdır.
Ay’ın ışığını Güneş’ten aldığını öğrenmiştik. Bazen Ay’ı göremeyebiliriz. Eğer Ay’ın Dünya’ya bakan tarafı güneş ışığını almıyorsa onu gözlemleyemeyiz.







Ay’ın görünümleri, 28 günlük dönme hareketi süresince değişen ve tekrarlanan doğa olayıdır.
Dünya’dan bakıldığında Ay’ın Dünya çevresindeki dolanım süresince, görünümünde düzenli değişmeler vardır. Ay’ın görünüşünde belirli aralıklarla tekrarlanan bu değişikliklere Ay’ın evreleri adı verilir. Ay’ın dört ana evresi vardır:






Ay’ın evreleri; Dünya’nın kendi çevresindeki hareketi ile, Ay’ın Dünya etrafındaki dolanımı sonucu oluşur.
6.sayfadaki resimde, Güneş’in Dünya ve Ay’ı nasıl aydınlattığını görüyorsunuz. Resmi inceleyiniz.



Defalarca Ay’a bakmışsınızdır. Peki gördüğünüz şekiller aşağıdaki şekillere benziyor muydu?
Öğrendiğiniz evrelerin şekillerini gösteriniz. Hangi şekil hangi evreyi temsil ediyor?





Ay’ın bu dört ana evresinin dışında farklı şekillerin de olduğunu görüyoruz. Bu ara evrelerin isimleri şekillerinden de anlaşılacağı gibi hilal evresi ve şişkin evredir. Yukarıdaki şekil üzerinde bu evreleri de gösterebilir misiniz?
 

Dünyamızın şekli nasıldır?

Dünyamızın yuvarlak olduğunu nasıl ispatlarız?





 

Güneş mi Yoksa Dünya mı Hareket Ediyor?

Hepiniz çeşitli taşıtlarla yolculuk etmişsinizdir. Hızlı hareket eden bir otomobilde ya da trende yolculuk yaparken yol kenarındaki ağaçlar ve telefon direkleri, hızla hareke ediyorlarmış gibi görünür. Oysa siz hareketli, ağaçlar ve direkler ise hareketsizdir.

Dünya dönmekte ve Güneş’in etrafında dolanmaktadır. Buna rağmen biz, bunu hissetmez; yeryüzü sabit, Güneş’i hareketliymiş gibi hissederiz.

Artık biliyoruz ki hareket eden Güneş değil, Dünya’dır. Güneş’i hareketliymiş gibi hissetmemizin nedeni ise Dünya’nın kendi etrafında dönmesidir.



Canlıların neden nesli tükeniyor?

 


Eski çağlarda insanlar, beslenmek ve korunmak için hayvanları öldürüyorlardı. Ama yüzyıllar içinde insanın hayvanları öldürme nedenleri çok çeşitlendi ve giderek bir katliama dönüştü. Bugün var olan türlerin yüzde yirmisinin 21. yüzyılda yok olacağı tahmin ediliyor.





Yanlış İnançlar


Hayvanlar konusunda insanlar, birçok yanlış ve boş inanca sahipler. Kendileri için yararlı pek çok hayvanı bu yanlış inançlar nedeniyle yok yere öldürüyorlar. Örneğin tarlaları, köyleri farelerden temizleyen baykuş, "uğursuz" olduğu yolundaki yanlış inanç nedeniyle öldürülüyor. Leşleri yiyerek hastalık ve mikropların çoğalmasını engelleyen sırtlanlar, "çirkin" oldukları gerekçesiyle yok ediliyor. Aynı biçimde kurt, karga, yılan, örümcek ve daha pek çok tür, yanlış inançlar nedeniyle öldürülüyor.





Korunmak için



Çok eski çağlardan beri insanlar korunmak amacıyla hayvanları yok ediyorlar. O günlerde insan, korkak ve korunmasız bir yaratıktı. Silahları ilkeldi ama zekası sayesinde kendisini tehdit eden hayvanları tuzağa düşürüp yok ediyordu. Tarih öncesi çağlardan kalma mağara resimlerinde, ilk insanların vahşi hayvanlara karşı düzenledikleri avlar sahnelenir.



Oyun ve eğlence için



İnsanlar, basit ve acımasız zevkler için yüzyıllardan beri hayvanlara doğalarına aykırı olarak davranıyor. Onlara ya işkence ediyor ya da öldürüyorlar. Roma İmparatorluğu döneminde aslan ve leoparlar arenalarda öldürülürdü. Günümüzde, horoz ve köpekler vahşice dövüştürülüyor. İspanya ve Meksika'daki boğa güreşlerinde yüzlerce boğa, acı çeke çeke yaşamını yitiriyor





Beslenmek için



Hayvanlar, insanların en önemli besin kaynaklarından biri. Bir başka deyişle, insan yaşamak için hayvanlara muhtaç. Eski çağlarda sürek avına çıkarak yabankoyunu, yabanöküzü, yabankeçisi, geyik gibi hayvanlardan yiyeceğini sağlayan insan, bu alışkanlığını günümüzde de sürdürüyor. Bugün en önemli besin kaynaklarımızı evcil hayvanlar ve deniz canlıları oluşturuyor. Tüm dünyada her gün beslenmek için milyonlarca ineği, koyunu, tavuğu, balığı, hindiyi, yılanı öldürüyoruz



Savaşlar



Savaşlarda atılan bombalar, kimyasal silahlar, hareket halindeki binlerce zırhlı araç ve asker, vahşi doğaya büyük zarar veriyor; buralarda yaşayan canlıların yaşam ortamlarını yakıp yıkıyor.









Havayı kirlettiğimiz için

Kirli hava yalnız insanların değil, hayvanların da zehirlenip ölmelerinin nedeni.
Asit yağmurlarına neden oluyor, asit yağmurları da yeryüzündeki ormanların ölümüne...
Ormanlar ise yaban hayvanların evi...



Moda ve aksesuar için


Kürkü için birçok türden binlerce hayvan öldürülüyor. Çanta, şapka, kemer ya da biblo yapmak için fillerden timsahlara, yılanlardan ceylanlara kadar birçok hayvan acımasızca yok ediliyor. Hem de yasadışı yollarla ve son derece acımasız yöntemler kullanılarak. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye'de, kürkleri nedeniyle birçok tilki, doğaya bırakılan zehirli yemlerle öldürüldü. Soyları tükenme noktasına gelen, günümüzde koruma altına alınan karacalardan bir çoğu, ayaklarından baston yapmak için katledildi. Gösteriş için de yüzbinlerce hayvanın ölümüne neden oluyoruz. Yalnızca gösteriş için, soyu tükenme noktasına gelmiş olan kaplan, geyik, leopar gibi hayvanlar öldürülüyor. Bu hayvanların post, boynuz, diş gibi organlarıyla bazı insanlar evlerini süslüyor.



Göl ve bataklıkları kuruttuğumuz için



Devlet Su İşleri gibi bazı kurumlar, tarım arazisi kazanmak ve su rezervi elde etmek için göl ve bataklıkları kurutarak yaban hayvanların soylarının tükenmesine neden oluyor. Yurdumuzda yalnızca Hatay'daki Amik Gölü'nde yaşayan yılanboyun isimli kuşun soyu, gölün kurutulmasıyla yok oldu. Göl ve bataklık kurutma işlemi günümüzde de sürüyor.



Tarım ilaçlarıyla



Bitkilere zarar veren böcek, fare gibi canlılarla mücadele etmek için tarlalara atılan yapay gübreler ve zehirler, milyonlarca hayvanın da ölüm nedeni. Tarım ilaçları nedeniyle soyları tükenen hayvanlara en güzel örnek, kelaynaklar. Göçmen kuşlardan olan kelaynaklar, yazın Afrika'dan göç edip Urfa'nın Birecik ilçesine geliyorlardı. 1950'li yıllarda, bölgede 600 çiftten fazla kelaynak görülüyordu. Ama yine o yıllarda zararlı böcekler için kullanılmaya başlanan tarım ilaçları, kelaynakları da yok etti. Çünkü kelaynakların yiyeceğini bu zararlı böcekler oluşturuyordu. 1970'li yıllara gelindiğinde, kelaynakların sayısı 50'nin altına düşmüştü. Koruma altına alındılar ama, artık her şey için çok geçti. Bugün Birecik'teki koruma istasyonunda üretilmiş olan kelaynaklar, göç etme özelliklerini yitirmiş durumdalar.



Avcılık



İnsan yüzyıllardır avlanıyor. Ama avcılık hiçbir çağda 20. yüzyıldaki kadar katliam boyutlarına ulaşmadı. Günümüzde, Türkiye'de 4 milyon kayıtlı avcı olduğu sanılıyor. Hayvanların sayısı ise bu rakamın çok altında. Örneğin soyu tehlikede olan dikkuyrukların sayısı 15 bini geçmiyor. Ayı sayısı ise 2 bin civarında...





Ormanları yakıp yıktığımız için



Ormanlar doğal yaşamın en önemli alanları. Ama yakarak, keserek ormanları yok ediyor, dolayısıyla burada yaşayan böcekten ayıya, kelebekten kuşa kadar birçok hayvanın soyunun tükenmesine neden oluyoruz. Özellikle yaz mevsiminde Ege ve Akdeniz bölgelerinde çıkan yangınlar hayvanlara büyük zarar veriyor. Bu yangınlarda belki de hiç keşfedilmemiş türlerin son üyeleri de yanıp kül oluyor.



Bilimsel deneyler



Kobay sözcüğü, çoğu kişi için "laboratuvarda deney amacıyla kullanılan canlı" anlamına gelir. Ama bu sözcük, laboratuvarlarda deney amacıyla en çok kullanılan hayvan olan "kobay"dan kaynaklanır. Yaklaşık 30 santimetre boyundaki kobaylar çok kolay evcilleşirler. Güney Amerika kökenli bu hayvanların yaşamı laboratuvarda başlayıp, laboratuvarda biter. Kobayların yanı sıra, insanın fizyolojik yapısıyla benzer özellikler gösterdikleri için beyaz fareler, maymunlar, köpekler de çeşitli deneyler amacıyla laboratuvarlarda işkence görüyor ve öldürülüyor. Tropikal bölgelerde yaşayan birçok yılan, zehirleri alınmak üzere doğal ortamlarından koparılıp yok ediliyor.



Otoyol kazaları



Gelişen ulaşım sektörü, bütün doğal alanlardan otoyol geçmesine neden oldu. Hızlı giden taşıtlar bu yollarda birçok yaban hayvanın ölümüne neden oluyor. Otoyollarda yaptığınız gezilerde çevrenize dikkat edin! Aracınızın camına, özellikle yazın pek çok böcek çarparak ölecek. Yol kenarlarında araçların çarpması sonucu yaşamını yitirmiş birçok kedi, köpek, kirpi, yılan, kaplumbağa, kuş cesedi göreceksiniz. Uçakların pervaneleri ve jet motorları da yüzlerce kuşu öldürüyor



Nüfus artışı



İnsan nüfusunun hızlı artışı, hem insan hem hayvan hem de bitkiler açısından büyük tehlike. Çünkü artan insan nüfusu, doğa ve orman alanlarının tahrip edilmesine neden oluyor. Yeni kentler kuruluyor, yeni yollar yapılıyor, yeni tarlalar açılıyor. Orman alanları, sanayi tesisleri yapılmak için kesilip biçiliyor. Dolayısıyla hayvanlara
yaşayacak yer kalmıyor. Örneğin "caretta caretta" türü denizkaplumbağaları, Fethiye ve Akdeniz koylarımızdaki kumsallara yumurtalarını gömerek çoğalırlar. Ama son 20 yıldır hızla gelişen turizm sektörü, Türkiye'nin bütün ıssız koylarının otellerle, güneşlenen insanlarla dolmasına neden oldu...



Ticaret için



Vahşi ve egzotik hayvan ticareti tüm dünyada olağanüstü boyutlarda.
Bunun yanı sıra derisi, dişi, kürkü, kemikleri ve kabukları için, fillerden timsahlara, deniz kabuklularından tilkilere kadar, birçok türde hayvan acımasızca öldürülüyor. Örneğin tropik ülkelerde tuzaklarla yakalanan papağan, maymun gibi birçok tür, Türkiye'nin büyük illerindeki hayvan mağazalarında rahatlıkla satılıyor.


Sizce ‘canlı’ ne demek?


Bilimin hızla gelişmesi karşısında, canlılığın tarifi üzerinde büyük anlaşmazlıklar çıkıyor. Kimi bilim insanı, örneğin internetin, bilgisayar programlarının da canlı sınıfına sokulabileceği görüşünde.

Tartışılan konular: Canlı ne demek? Kök hücreler canlı mı? Virüslere ve bakterilere canlı diyebilir miyiz? Canlı, kendini yeni durumlara uyarlama yeteneği mi?


İyiyle kötü, demokrasiyle baskı, dostla düşman gibi birçok kavramın birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını artık biliyoruz. Bu anlam çiftlerinden biri de, canlıyla cansız.

İnsan embriyosundan kök hücre elde ederek hastalıkların daha iyi sağaltılabileceğini düşünen bilim insanları, yaşamın ne olduğunu, sınırlarını ve özelliklerini belirlemekte güçlük çekiyor. Karşılaşılan en önemli sorular şunlar: Yaşam ne zaman başlıyor ve canlı olmak, gerçekte ne anlama geliyor?

Teknolojik gelişmeler, yaşamın tanımını değiştirecek önemli bir rol oynayabiliyor. Sözgelimi maymun yumurtaları kimyasal bir işlemden geçirilerek değiştirildiğinde, embriyon gibi kök hücre üretebiliyor. Ve bunun için ileride bir bebek maymuna dönüşme yeteneği ya da oluşumda bir sperme ihtiyaç yok.

Kök hücreleri ‘canlı’ mı?

İnsan yumurtasının da aynı biçimde yeniden üretildiğini düşünelim. Bu doğal olmayan ve tümüyle yapay kök hücreleri ne ölçüde ‘canlı’ sayılabilir? Bir tüpte yapay hormonların elde edilmesine yarayan kimyasal tepkimelerle ya da Yer’de yaşamın başladığı ilk koşulların benzerlerini yaratma çabasıyla karşılaştırıldığında, hangisi daha canlı?

San Diego, California Üniversitesi’nde yaşamın kökeni üzerine araştırma yapan deniz kimyası profesörü Dr. Jeffrey L. Bada, ‘Dört milyar yıl önce dünyanın başlangıcında gerçekleştiğini sandığımız RNA moleküllerinin çoğalmasını, bugün bir tüpte gerçekleştirebiliyoruz. Bu amaçla her tür kimyasal maddeyi bir araya getiriyoruz. Ama kimse henüz bunu canlı olarak nitelemeye cesaret edemedi,’ diyor. Ona göre, ‘Laboratuvarda embriyonları canlı tutmak ya da araştırma amacıyla yumurtaları kullanmakla bir deney tüpünde RNA molekülü oluşturmak, birbirinden pek de farklı olmayan işler.’

Embriyon insan değil

Case Western Reserve Üniversitesi fizik bölümü başkanı Dr. Lawrence M. Krauss’a göre de, bir deney çanağındaki embriyon, yaşamın başlangıcı sayılabilecek canlı bir nesne değil, bir kimya fabrikasıdır ve nasıl yontulmamış bir taşı Michelangelo’nun Pieta’sıyla aynı değerde görmüyorsak, embriyonu da küçük bir insan olarak göremeyiz:

"Bir gün bir başka şeye dönüşebilecek bir organik maddeyle, insan olarak işlevlerini yerine getiren bir canlı arasında büyük fark var. İnsanların bir gizilgücü, gerçekmiş gibi görmeleri beni şaşırtıyor.’

İnsan merkezli ya da en azından biyoloji merkezli düşünenler, yalnızca organik yaşam biçimlerini canlı olarak görüyor. Canlılığı karbon temelli olmakla sınırlıyorlar.

İnternet canlı mı?

Bir başka grup ise canlı teriminin kapsamını daha da genişletmekten yana. Onlara göre, internet ya da ekonomi de, bir karınca kolonisi kadar canlı özellikleri taşıyor. Bunlar, tüm unsurlarının veya bireylerinin birbirleriyle bağlantılı olarak hareket ettikleri üstün organizmalar. Birbirlerine karşılıklı yanıt vererek ve sürekli değişerek hareket ediyorlar.

Yapay yaşam alanında çalışanlar, yaşamın birçok özelliğinin dijital bir format içinde de görülebileceğini ileri sürüyor.


Y-yaşamcılar (yapay yaşam) denilen bu insanlar, göreceli basit kodlarla ya da komutlarla başlayan, ama daha sonra serbest iletişim ağına girdiklerinde kendi yollarını izleyerek son derece büyük çeşitlilik gösteren bilgisayar programlarının ‘ekosistemler’ içinde bir araya geldiğini söylüyor.

Bu tür programların en ünlüsü Tierra, 1990'ların başlarında Oklahoma Üniversitesi’nde hayvanbilim profesörü Dr. Thomas S. Ray tarafından geliştirildi ve bütün dünyaya yayıldı. Ancestor denilen 85 bitlik bir bilgisayar koduyla işe başlayan Tierra, daha sonra kardeş kodlar üretti ve bunlar da kendi aralarında, kimi Ancestor’un 10 ya da 100 katı uzunluğunda yeni kardeş kodlar geliştirdiler.

Evrim geçiren program

Bunların çoğalma parametreleri, tıpkı karbon temelli dünyadaki DNA çoğalması gibi mükemmellikten uzaktı ve bir kuşak Tierra’dan ötekine küçük değişikliklere yol açıyordu. Belli yaşam alanlarında toplanma eğilimi gösteren organizmalar, işbirliği, yarışma, asalaklık gibi özellikler de taşıyor, başarı oranı değişen bir çoğalma ve ölme süreci içine giriyorlardı.

Bunların evrim de geçirdiğini ileri süren Dr. Ray’e göre, yaşamın en önemli özelliği, doğal ayıklanma yöntemiyle evrim geçirmek.. Ve bilgisayar programları da bu özelliği taşıyor.

Ray, bu nedenle de, Tierra’nın, yalnızca bir yaşam modeli olmayıp canlı olduğunu açıkça söylüyor: ‘Yaşamla yaşam olmayan arasındaki bir alacakaranlık bölgesinde bir şeyler yaratıyoruz. Böylece yaşamın kesin bir evet ya da hayır sorunu olmadığı anlaşılıyor. Yaşam ve canlılığın çeşitli tonları var.’

Tierralarından birinin ölümü karşısında üzüntü duyup duymadığı sorulduğunda, Ray, ‘Hayır,’ diyor. ‘Bir bakteri ya da virüsün ölümü beni ne kadar üzerse, o kadar üzülüyorum.’

Ölmek istemezlerse

Bir başka grup bilim insanı ise makine dünyasının gerçek yaşama bu kadar yakın olduğunu ya da bir bilgisayar ya da robotun belli bir ayırdındalık geliştirip, artık ölmek istemeyebileceğini düşünmüyor.

Sanal gerçeklik uzmanı bilgisayar bilimcisi Jaron Lanier, ‘Bilgisayarların pek yakında insan gibi bir canlı türü olarak görüleceğini savunanlar var. Ben bu düşünceye hep karşı çıktım ve birçok konferansta benden başka herkes aynı kanıda olduğu için yalnız kaldım,’ diyor.

Lanier, bir bilgisayarın gerçekten insanın inceliğine ulaşıp ulaşmadığına karar vermek için büyük İngiliz matematikçi Alan Turing’in geliştirdiği ölçütü de tartışmaya açıyor. Turing’e göre, bir yargıç, bir bilgisayarla bir insanın verdiği yanıtlar arasında bir farklılık göremezse, bu bilgisayarın temelde akıllı olduğu söylenebilir ve insana tanınan haklar tanınabilir.

Bu ölçütü belirlerken, Turing’in, ‘bilgisayarın daha akıllı ya da insana benzer olduğunu varsaydığını’ söyleyen Mr. Lanier, durumu bir de başka açıdan ele alarak insanın aptallaşıp bir bilgisayara benzediği sonucuna da varılabileceğini söylüyor.

Sonuç olarak canlı olma deneyimi, Mr. Lanier’ye göre öznel bir durum. ‘Oysa bilim yinelenebilir ve denenebilir olayları konu alıyor. Bu nedenle canlı olma deneyimi hiçbir araçla ölçülemez ve hiçbir zaman tam olarak açıklanamaz.’

Virüsler canlı mı?

Doğal varlıkların en ucundaki virüsleri ele alalım. Bir görüşe göre yaşamak, enerji tüketmek ve enerji kazanmak için yemek anlamına gelir. Oysa virüsler bunları yapmaz. Hiçbir canlı özelliği göstermez. Şeker ya da tuz ne kadar canlıysa, virüsler de o kadar canlıdırlar.

Virüs uzmanları ise virüslerin ikinci dereceden bir canlılık gösterdiğini, konakladıkları hücreleri, yeni virüslerin üremesini sağlayacak bir enerji harcamaya zorladıklarını ileri sürüyor.

Hastalık yapıcı mikroplar varlıklarını sürdürmek için akıllı yöntemler geliştiriyor ve gerektiğinde evrim geçiriyorlar. New York Rockefeller Üniversitesi’nden Dr. Arnold Levine gibi virologlar, uyku durumunda olsalar da, virüsleri canlı varlıklar olarak görüyor.

‘Pas’ın bile canlı olup olmadığını tartışan ve pas arttıkça sanki bulaşıcıymış gibi bir metalin üzerinde daha çok yayıldığını ileri sürenlerin bulunduğu bir ortamda, birçok kimse bireylerden çok, sistemleri canlı olarak görmek gerektiğini düşünüyor.

Önemli olan ne?

Reed College’den Dr. Bedau’ya göre bir sinek ya da insanı canlı kılan yüzeysel özellikler yerine, canlıların kendilerini yeni durumlara uyarlayabilme yeteneğinden söz etmek gerekiyor. Bedau, dinozorların birer birer ölerek değil, değişen koşullara ayak uyduramadıkları için yok oldukları kanısında.
Bu açıdan kök hücre tartışmasına yeniden dönersek, biyolojik ve evrimsel bağlamından kopuk bir biçimde laboratuvarda duran bir insan embriyonunu canlı olarak görenler, canlılar arasındaki toplumsal, duygusal ve fiziksel bağların önemini gözden kaçırıyor.
New York Times’de yayımlanan bu canlı tartışmasına, New York City Üniversitesi’nden Dr. Barbara Katz Rothman da katılıyor ve şöyle diyor: ‘İnsanlık tarihinde çok yakın zamanlara kadar bir bebeğin canlı olduğu, ancak anne karnında hareket etmeye başladığı yani toplumsal yaşama girdiği zaman düşünülürdü.
Laboratuvardaki birkaç günlük embriyon, bu açıdan hiçbir işaret vermez ve çevresindeki dünyayla hiçbir bağı yoktur. Çevresindeki canlıların onu canlı olarak tanımlaması gerekir. Oysa bu canlılar da yaşamın en güzel armağanı olan bilinmezlikler ve belirsizliklerle çevrilidir.
 


FEN BİLİMLERİ ve MATEMATİK WEB SİTESİ KURULUŞ:2010
SİTEYİ DÜZENLEYEN:MEHMET GÜVEN
EĞER TELİF HAKKININ İHLAL EDİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORSANIZ
LÜTFEN İLETİŞİMDEN BİZE KONUYU VE KONUNUN BULUNDUĞU URL ADRESNİ YAZINIZ.
EN KISA ZAMANDA GEREKLİ DÜZELTMELER YAPILACAKTIR.